SâMİHA AYVERDİ

Mütefekkir - Yazar

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

BİR GÜL-İ RÂNÂ: Müjgân CUNBUR

E-posta Yazdır PDF

A. Yağmur Tunalı

Hâlimizi, Yahya Kemal’in mısraları söyler: “Sevdiklerim gidiyorlar birer/ Ay geçmiyor ki almayayım gamlı bir haber” .  Yıllar yılı, gidenlerle beraber hüzünle andığım bu söyleyişi bütün zerrelerimde duyduğumu zannederdim. Yaşadıkça gördüm ki yanılmışım. “Vakittir!” diyen sesi şimdi bütün çaresizliği içinde tadarak duyuyorum.  Apaçık belli ki, son zamanlarda, bu beytin bütün acılığıyla hissettirdiği kader noktasındayız. O gün,  gelene geçene her zaman huzur dilinden konuşan Hacı bayram Camii avlusuna sinen, şevkın ve hüznün akkoruna karışan halimiz buydu. Hazret, misafirini hararetle karşılarken, içimize “kendine yan!” diyen sesin aksi yerleşmişti.

Bir dostun dediği gibi, giden için bayram, kalan için hasretti. Evet, gerçeğin gerçeğiyle yandık: Dr. Müjgan Cunbur Hanımefendi’nin göçüşüyle, insan fakîri dünyamıza bu ağır üzüntünün ağır güllesi düştü.

Ölüm insana beklenmedik şeyler söylüyor. Az çok duyan ve bilenlerimiz için, hayatı keskin çizgilerle onda tanımak, her gidenin ardından bir görünüşü ve belki manasıyle yüzyüze gelmek kaçınılmaz gibi. Anlıyor ve daha önemlisi duyuyoruz ki, bu dünyadan gidiş, hem zihnimizi, hem gönlümüzü terbiye eden müthiş gerçek.  Bu apaçık gerçek, kendini saklamakta da sayıya sığmaz yollar bulur. Bir sis bulutu arkasından görünen ne duyuşlar, ne anlamalar ortasında kalakalırız.

Müjgân Cunbur adlı güzeller güzelinin bu dünyadan göçüşü, bana bu dikkatin penceresinden göründü.

O, aramızdaydı. Bizim gibi bir canlıydı. Elbette farklıydı ve elbette o farkı hepimiz bilirdik: Bizden çok fazla bilen, çok fazla duyan ve bütün bildiklerini herkese vermekten haz duyan müstesna bir insandı. Böyle bilir, böyle sever-sayardık. Öyleydi. Ancak, Müjgân Cunbur’un bunlardan çok fazla ve bütün bunlarla izah edilemeyecek kadar başka bir insan yüksekliğini temsil ettiğini anlamak için, güneşin parlak ziyasının üzerimizden kalkması gerekti. Bir perde kapanırken, onun asıl şahsiyetini veren katlardan bir katın perdesi açılmış olacaktı.

Başka bir söyleyişle, aramızdan bedeni çekilince, ruhuyla temas kurma imkânında olanlar için, başka bir cihetten gün ışıdı. Ölüm denen esrarlı başlangıç, bunu her yakınımızı alışta ince bir sızıyla duyurur. Hayatta olanları, en iyi gösteren ölümdür.

Eminim, sağlığında ruhuyla şöyle böyle biliş tutmuş olanlarımız için de bu söz doğrudur. Onlar da diğer sırlı katmanların eşiğine vardılar. Onu kendi gerçeğinde başka türlü bir derinlikle görme ve anlama fırsatına erdiler.

Bunu bize düşündüren ve daha önemlisi hararetle söyleten, Müjgân Hanım’ın olağanüstü hayatıdır.  Doğumundan itibaren her türlü fevkaladelikle iç-içe bir ömür sürmüştür.

Mutlaka üzerinde durulması gereken bir husustur: Müjgân Hanım, fizik bakımdan eksikli doğmuştu. Sağ kolu ve ayağından özürlüydü. Bastonla yürüyebiliyordu. Sadece sol elini kullanabiliyordu: Baston o elindeydi, kalem o elindeydi ve her işi de o elle görüyordu.  Ailenin büyüklerinin bu hayattan çekilmesiyle yalnız kalmış ve 40 yılı aşan bir zamanı tek başına yaşamıştı. Maddeten böyle bir yarımlıkla muazzam bir bütünlük, hatta bütünlükler kurmanın ışıklı yolunu bilmek ve bildirmek üzerinde durmak lazımdır. Müjgân Hanım’ı anlamanın sırrı –zannımca- burada gülümser.

Bugün, fark edilmeyecek kadar geride görünen bu fizik gerçeklik, her insan için temel bir problem halinde yaşanmasına şaşılmayacak caydırıcı bir engel, hatta travmadır. Çevremizde bu durumdaki sayısız insanın evinde köşesinde günlerini tamamladığını ve cemiyete pek fazla karışmadığını biliriz. Müjgân Hanım gibisi ise galiba yoktur.

Geleceğim yer malum: Nasıl oldu da, bunca fizik imkânsızlık ortasında kendini ilme, sanata, Türklüğe, insanlığa veren bir dev şahsiyet ortaya çıktı? Üzerinde durulacak nokta budur. Çünkü, -tabiri uygun görülürse- Müjgân Cunbur’un içtiği iksîr buradadır. Halk şiirimizdeki “bâdeli şairler” gibi, dîvan şiirimizdeki “o sâgardan içenler” gibi, ötelerden haber alacağımız bir meseledir.  Şüphesiz, ender bir insanlık durumuyla,  az rastlanan bir olağanüstülükle karşı karşıyayız ve bunu izah edecek bir anlama denemesine muhtacız.

Bilenler, bir tasavvuf çeşmesinden su içtiğini söylüyorlar. Öyleyse, eksik gibi görünen fizik taraflarını unutturmakla kalmayıp avantaja çeviren, hatta başka eller, başka ayaklar bağışlayan bir ruh ameliyesinden bahsediyorlar. Muazzam bir enerji yüklemesiyle, hârikulade bir değişmeye işaret ediyorlar. Evet, bu kaynağa dikkat etmek, onu anlamanın şifresini saklıyor olmalı.

Böylesi ancak masallarda olur dense doğrudur. Mucizeli bir insanlık hikâyesi dense yine doğrudur.  Ancak bu, ne bir efsanedir, ne de bir masaldır. Masalları aşan, gerçekten gerçek bir hayatın bize bağışladığı şâhâne bir örnektir.

Nasıl bir hayat kurduğuna ve nasıl yaşadığına bakmak, çok şaşırtıcı güzellikler duyurur. İlk akla gelen cümle belki de şudur: Müjgân Hanım’ı tanıyıp da sevmeyen varsa bile enderdir. Memleketin en kavgalı günlerinde, kavga eden taraflardan yolu yoluna düşenler onu aynı şekilde severlerdi. Elbette bir hayat görüşü vardı.  “Vardı” ne demek, kendisi fikirden ibaretti. Hemen her konuda, derinden duyarak şahsiyetini mayaladığı, düşünerek kendine mal ettiği ve yaşadığı fikirleri vardı. Elbette düşünceleri itibariyle de bir tarafa yakındı. “Yakındı” deyişim, onun mizacını anlatmak içindir: Yoksa tarafı görünürdü, çünkü yaptıkları belliydi. Kültür tercihleri açıktı. Uğraştığı sahalar ve seçtiği konular itibariyle de bu kültürün içinde derinleşmişti.

Yalnız, bir şeye uzaktı: Günlük siyasetin kördöğüşüne asla itibar etmezdi.  Şu veya bu partinin adamı olmak şöyle dursun, kime oy verdiği bile çok az kimse tarafından bilinir ve üzerinde konuşulmazdı.  İşini yapar ve işini yapanlarla yakınlaşırdı.

Bu konuyu geçmeden mutlaka söylemem gerekir: Onun kadar vatan ve millet sevgisi yüksek bir kimse nâdir bulunurdu. İliklerine kadar Türktü. Milliyetine iman derecesinde bağlıydı. Memleket derdini duymada, vatan duygusunda ve bu vatanın insanlarını sevmede fevkalâde içliydi. Türk’ün asâletiyle süslenen ve yükselen bir insanlık duygusundaydı. Bütün çalışması, bir bakıma Türklüğü düştüğü zayıf durumdan kurtarmak ve memleket çocuklarını kendi büyüklüğünün şuuruna vardırmak içindi. Bu konuda pek çok örnek yaşanmıştır. Bir örnek vermek isterim. Seçtiğim örnek, Yavuz Bülent Bakiler’e anlattığı, Türkistan Türkistan kitabına giren bir Afganistan hâtırasıdır:

''UNESCO 1967 yılında, Afganistan’da bir Yazma Eserler Semineri düzenlemişti. Dünyanın birçok ülkesinden gelen uzmanlar, başkent Kâbil’ de toplanmışlardı. On gün süren seminere Türkiye adına ben katılmıştım. Çalıştığımız binanın önünde, seminere katılan delegelerin mensup oldukları milletlerin bayrakları dalgalanıyordu.

Afganistan'da Türkistan‘dan göçmen olarak gelmiş Özbek kardeşlerimiz var. Bayrağımızın gönderde dalgalanması, Özbekler arasında büyük bir heyecan doğurmuştu. Gruplar halinde geliyorlar ve bir denizi, efsanelerle yüklü bir dağı veya muhteşem bir manzarayı seyreder gibi, saatlerce bayrağımızı seyrediyorlardı.

Afganlı dostlarımız, beni Emanullah Han’ın yazlık köşküne yerleştirmişlerdi. Geceleri orda kalıyordum. Köşk dediğim de, bizim iki katlı, eli yüzü düzgün Anadolu evlerine benziyordu. Köşk Kabil in 10 km. kadar dışındaydı.

Bir sabah çok erken saatlerde bir kaval sesiyle uyandım. Dışarıda ince uzun, yanık bir kaval sesi vardı. Çağıran, yalvaran, hıçkıran bir kaval sesi. Heyecanla pencereye koştum. Gördüm ki karşımda bir kerpiç duvarın dibinde 70-75 yaşlarında bir dede, benim pencereme bakarak kaval çalıyor.

Dedenin bir Türk olduğunu görünce daha çok heyecanlandım.Afganistan’ da bin Afganlı arasından bir Özbek Türkünü bir çırpıda bulup çıkarmanız o kadar kolaydır ki!..Giyindim ve dışarı çıktım.Yaşlı Özbek in yanına gittim.Kavalını duvara dayadı.Beni derin bir saygı ve sevgiyle selamladıktan sonra sordu:

-Bizim bayrağımızı Kabil‘de dalgalandıran o kadınefendi sen misin?

-Benim baba!

Dedim. Sevimli Özbek'in yüreğime bir ateş parçası gibi düşen sözlerini ömrümün sonuna kadar unutamayacağım:

“-O bayrak Türkiye'de dalgalandıkça, biz burada yitip bitmeyeceğiz! Gördüğün gibi ben bir çobanım ve Türküm! Sordum soruşturdum; burda kaldığını öğrendim. Geldim ki, seni kaval sesiyle uyandırayım ve sana süt ikram edeyim.''

Müjgan Cumbur, uzaklara dalarak devam etmişti:''Orada bulunduğum günlerde, o yetmiş beşlik dede her sabah beni kaval çalarak uyandırdı ve bana her sabah koyunlarından sağıp getirdiği sütten ikram etti!''

Hiçbir aşırılığı görünmeyen, olanı olduğu gibi kabul eden, hayatını bütün zorlukları içinde dalgalı yaşayıp sivriliklerden uzak duran Müjgan Hanım’ın Türklük meselesindeki tavrı bu misalde gayet nettir.

Yalnız, işinde prensip belliydi:  Kendisine başvuran herkesi kimliğine bakmadan güneş gibi ısıtırdı. Bunu nasıl başardığına dair yazının genelinde bazı ipuçları bulunabilir, ama asıl şifreyi bilecek durumda değilim. Onun işi, işe yarar adam yetişmesiydi. Her zaman teşviki de, yönlendirmesi de iş ve çalışma çerçevesinde şekillenirdi. Bundan dolayı, çalışmaya, durmadan çalışmaya ve eser vermeye uğraşan dar, ama durmadan değişen ve eklenerek çoğalan bir kadro,  her zaman çevresini sarardı. Her anlayış ve meşrebten insanla zenginleşen bu kadronun yıllar içinde binleri bulduğunu söylemek kat’iyyen mübalağalı olmaz. Çünkü, bugün sosyal ilimler sahasında adı olan genç yaşlı bir araştırıcılar ordusu, bir türlü onun ilgisini, desteğini, teşvikini ve yardımını görmüştür.

Millî Kütüphane’yi, Adnan Ötüken’den sonra âdetâ yeniden kuran odur. Yeni binası da onun zamanında yapılmıştır.  Devraldığı zamandan sonra Millî Kütüphane’yi nereden alıp nereye getirdiği, ne kadar kitap kazandırdığı, ne kadar yazma ve nâdir eserin onun sayesinde kurtulduğu ve kitap sanatlarının dirilişinde ne kadar rol oynadığı üzerinde mutlaka çok geniş araştırmalar yapılacak ve yayınlanacaktır. Biyografisini yazacaklar, bu noktaları aydınlatacaklar ve asıl o zaman ne büyük bir şahsiyet karşısında bulunduğumuz ayan beyan görülebilecektir.

Millî Kütüphane’de, ders vermeyi hiç aksatmadığı Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde ve evinde kendisinden faydalanan binlerce kişinin her birinin onunla kalıcı bir hâtırası vardır. Bu da, hayret ve hayranlık uyandıracak bir meseledir. Kimi dinlediysem, bana anlattıklarında iz bırakan bir Müjgân Cunbur görünüyordu.

Bu hatıraları derlemek ne güzel bir iştir. Onun asıl portresi belki bu hatıralardaki şifrelerde açığa çıkacaktır. En çok rastlanan belki şöyle bir olay olacaktır: Yirmili yaşlarda bir genç akademisyenin aradığı kaynağı bulamayıp ümidini kestiği noktada, yoluna Millî Kütüphane Genel Müdürü Müjgân Cunbur çıkar. Yüzlercesi aynı tükeniş noktasında onunla karşılaşır ve yollarına devam edecek can suyuna ulaşırlar. Bütün yolların tıkandığı noktada, kütüphane kapalıyken, tamirat varken, yeni bina yapılırken, yer yokken, zaman bitmişken.. her türlü imkânsızlık halinde, onun bulduğu bir çare mutlaka vardır. Bu durumlarda, mütevazı makam odası ve evi de çalışmak isteyene açıktır. Araştırıcılığın başlangıcındaki gençleri örnek verdim; elbette sadece onlar değil: Yerli ve yabancı, bilgiye erişmeye çalışan herkesin işini kolaylaştıran, hizmetine eğilmeyi, tanrı buyruğu gibi kabul eden bir karakterle örülmüştü.

Bir defa karşılaştığı bir kimsede bile ömür boyu eşlik edecek bir tesir bırakırdı. Bu kadar iddialı bir cümle edecek kadar çok örnek dinlediğimi bilmenizi isterim. O sade insan, kendini siler gibi yaşayan, şatafattan, gürültüden, hele hele öne çıkma, gururlanma ve böbürlenme ârızalarından büsbütün uzak bu eşsiz karakterin her dokunuşunun iz bırakması belki de tabiidir.

Saflaşmış, arınmış, şeffaf bir zihin ve gönül, işini vasıtasız görür. Hedefe yürürken, ayağına takılan çelmelere de, taşlamaya da, edilen kem sözlere de, çekememezliğin kıskacına da aldırmaz.  Ancak işini yapamadığına yanar. Sebebi görür,  orada takılıp kalmaz. Müjgân Hanım, böyle der, böyle yaşardı. Sıradan bir insanı bezdirecek, caydıracak çok şey gördüğü, çok şey yaşadığı tahmin edilebilir. Hedefi asla şaşmamıştır. Tam bir ideal insanıdır.

Onun işi vermekti. Kim kendisinden ne istiyorsa vermek için çırpınırdı. Bakınca, çok zaman sanki isteyene borçluymuş gibi davrandığını düşünürdüm. Temaslarımda, bana böyle görünürdü. Sözlerimden, heyecanlı ve neredeyse talaşa varan bir davranış halinden bahsettiğim anlaşılmasın. O bunu çok sakin ve sanki duru bir su görünüşünde akıtırdı. Karşısındakine kat’iyyen bir yük yüklemeden yapardı. Çok sık temas edenlerde bıraktığı intibaı doğrusu çok merak ederim. Eminim, onlara duyurduğu daha ileri hislerdir.  Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Onunla bir kere görüşen, konuşan kimse, adını koyamadığı bir iç ferahlığı duyar. Aldığı bilginin ötesinde bir alışveriş başlar. Bir bağ kurulmuştur; çok yeni ve çok eski bir bağ. Hem taze, hem ömürlerce yıllanmış. Ve yolu ona bir kere düşen, yaşayışında hep bu tadı arar. Onun farkı, bunu duyurmasındadır. Bir bakıma tiryâkilik yaratır. Tekrar tekrar o hali yaşamak istersiniz.

Kaybettiğimiz böyle bir insan, böyle bir değerdir.

Eserleri hakkında erbabı çok şey söyleyecektir. Millî Kütüphane gibi muazzam bir eserin ve yetiştirdiği binlerce insanın yanında, çeşitli alanlarda yazılmış pek çok eseri vardır. Değişik disiplinlerde eser vermesi, sadece Kütüphaneci olmasıyla açıklanamaz. Merakının çeşitliliğinde elbette kütüphaneciliğinin rolü vardır. Ancak, birden çok sahada uzmanlaşması üzerinde başka şeyler söylenmelidir: İlk akla gelen, Cumhuriyet’in ilk yıllarında doğmuş olmasına rağmen, eskinin çok yönlü ilim ve kültür insanlarına benzemesidir. Bir tarafıyla, efsânevî kitapseverimiz, kütüphanecimiz Ali Emîrî Efendi’dir; bir tarafıyla, tanıdığı ve takdirini kazandığı çok renkli bir eski zaman entelektüeli İbnül Emin Mahmud Kemal İnal’dır. Bunlara ilaveten biraz Sadeddin Nüzhet, biraz Gölpınarlı’dır. Ve tekke görmüşlükte, terbiye ve tesviye edilmişlikte muhtemelen ileri bir örnektir.

İlimdeki yeri üç sahada derinleşir: Divan Edebiyatı, Kütüphanecilik ve folklörcülük.  Bunlara, yeni edebiyatı, Türk Dünyası Edebiyatını, biyograflığı ve daha başkalarını da ekleyebilirsiniz. Bunları düşünür ve kafamda sıralamaya çalışırken, bir dostuma, reaksiyonunu merak ederek, mübalağalı bir söz ettim. Dedim ki: “ Divan edebiyatı, kütüphanecilik ve folklör sahasının bütün mensuplarını toplasak, yer yer Müjgân Hanım’ın onlardan fazlasını görebiliriz.” Elbette, bu sözün akademik değeri yoktur. Muhtemelen entelektüel değeri de zayıftır. Yalnız, Müjgân Hanım’ın yüksek değerine işaret yanında, bir konuya dikkat çekebilir. O da şudur:  Eski kültürün içine doğanlar, bizim gibi yazılanları sökmeye çalışarak öğrenenlerden fersah fersah ilerdedirler. Onlar henüz tam bozulmamış yerli hayatı, şifahî kültürü de biliyorlardı.  Bunun yanında hem yazılanları, hem yazanları, hem duyan, hem duyuranları, asıl önemlisi yaşananları ve yaşayanları görmüşlerdi. Bizim, her türlü gayrete rağmen kapatamayacağımız mesafe burada aranmalıdır.

Sevgili Müjgân Ablamın gidişine tomar tomar hüzün katan bir husus da budur.